Reklam

Wednesday, October 31

GUT Hastalığı'nın 8 Saat İçinde pH Mucizesiyle Tedavisi

gut tedavisi
Gut hastalığı'nın 8 saat içinde pH Mucizesiyle Tedavisi
Tanım ve Bilgi:

Vücuttan uzaklaştırılması gereken maddeler, ürik aside dönüştürülerek atılır. Ürik asit, pürin denilen madddelerin yıkım ürünüdür. Özellikle protein yapısındaki maddelerin atım şekli olan ürik asidin, atılmasında bir sorun varsa ya da çok fazla üretiliyorsa bu madde vücutta birikir. Kanda bulunan miktarı artar. Ürik asidin eklemlerde birikmesi sonucu burada iltihap oluşur. Bu soruna gut hastalığı denir.
Gut hastalığı,romatizmal bir hastalıktır. Diğer hastalıklardan farklı olarak zaman zaman ortaya çıkar. Sıklıkla ayak baş parmağındaki iltihapla kendini gösterir. Müzmin bir hastalık olan gutun, kesin tedavisi yoktur.
Erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülür. Gut hastalığı, en çok 40-65 yaş arasında ortaya çıkar. Kadınlarda genelde menopoz döneminden sonra görülür. Gençlerde görülmesi çok düşük bir ihtimaldir

Dr. Young'ın reçetesi: 

Gerekli Malzemeler:

Hintyağı (Castor oil)
Mercan Köşk (Oregano) Yağı:
Hindistancevizi yağı
Çay ağacı yağı (tea tree oil):
Lavanta yağı

Dr. Young önce ilk 1 saat Hint yağı kullanıp ayağını bez yada tülbentle sarıyor sanırım. Daha sonra Hindistancevizi yağıyla 10 damla Mercan Köşk (Oregano) Yağı, 10 damla Lavanta yağı (Lavander OIl) 5 damla Çay ağacı yağı (tea tree oil) 7 saat boyunca bekletiliyor. Hastaya ayrıca 6 litre pH Mucizesi Yeşil içecek içiriliyor. Yaklaşık 4 çorba kaşığı pH Miracle L-arginine Max ve yine 4 çorba kaşığı pH Mucizesi tuzlarında veriliyor.

GUT HASTALIĞININ NEDENLERİ

Hastalığın nedeni, ürik asit miktarının kanda ve dokularda artmasıdır. Bu ürik asit miktarının artmasında bazı faktörler rol oynamaktadır. Vücutta ürik asit üretimi aşırı derecede artmıştır ya da ürik asidin böbreklerden atılmasında bir bozukluk vardır.
Kronik böbrek iltihabı olanlarda, idrar söktürücü ilaç kullananlarda, kandaki ürik asit miktarı artar. Bazı hastalıklar, gutun ortaya çıkmasına neden olur. Bunlar; şeker hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi…
Kalıtsal faktörler, (soya çekim) bir çok hastalıkta olduğu gibi, gut hastalığında da önemli bir faktördür. Doğuştan gelen bazı hastalıklar gut için bir risk faktörüdür. Erkeklerde daha çok görülür. Yaş ilerledikçe gut görülme riski artar.
Beslenme tarzı daha önceleri önemli bir neden olarak görüldüyse de, günümüzde, bunun hastalığa yakalanma riskinde fazla bir artış gösterdiği saptanamamıştır. Fakat alkol ve sigara kullanımı guta neden olabilir. Şişmanlık gut hastalığı riskini arttımaktadır.

GUT HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Gut hastalığı ataklar halinde gelir. İlk atak şiddetlidir. Eklemlerde ağrı ve şişme olur. Özellikle ayak baş parmağında görülür. Parmak, çok hassaslaşır, şişme, kızarıklık ve ağrı hissi uyanır. Gece ya da sabaha karşı, uykudan uyandıracak kadar rahatsız edici bir ağrıdır.
Ataktan sonra, hastalık, herhangi bir belirti vermeden devam eder. Sadece yapılan testlerle, kandaki ürik asit miktarının yüksek olduğu saptanır. Bu durum, başka atak geçirene kadarki, yani iki atak arasındaki, ara dönemdir.
Eklemlerde, tuz kristalleri biriktiğinden, hareket kısıtlanması görülür. Ayrıca şekil bozuklukları, eklemlerin görevini yapamaması gibi durumlar ortaya çıkar. Bu tuz kristalleri, deri altında, avuç içinde, parmak uçlarında da şişliklere neden olur. Bir zararı yoktur. Fakat çok büyük olduğu durumlarda alınması gerekebilir.

GUT HASTALIĞININ TANISI

Öncelikle uzman bir hekime başvurmalısınız. Sağlık ocakları, bunun için yeterli olmayabilir. Gut hastalığının olduğunu düşündürecek durum, kanda ürik asit miktarının yüksek olmasıdır. Yapılan testlerde bu durum saptanır fakat ürik asit miktarının yüksek olması, gut hastalığının olduğu anlamına gelmez. Bunun dışında gut tanısı koyduracak özel bir kan testi yoktur.
Film çekimi de şişliklerin görülmesini sağlar. Fakat kesin tanısının konması için, eklemlerden alınan sıvıda, ürik asit kristallerinin varlığını tespit etmek gerekir. Bu eklem sıvısı, şişmiş ve ağrılı olan eklemden alınır.

GUT TEDAVİSİ

Gutun tedavisi, hastalığın evrelerine göre farklılık gösterir. Örneğin bazı dönemlerde, sadece kanda ürik asit yüksektir ve atak yoktur. Bu durumda kandaki ürik asit miktarını azaltıcı ilaçlar hastaya önerilir. Yapılan tedaviyle ürik asit yapımı azaltılır ya da atılımı arttırılır. Bu ilaç tedavisi hasta için çok uygun bir yöntemdir.
Sık atak geçiren yani şiddetli gut hastası olanlar için uzun süreli tedavi gerekir. Yine ilaç tedavisi bu hastalar için uygundur. Gut hastası olanların, bol su içmesi gerekir. Böylece tuz kristallerinin çözünmesi arttırılır. Böylece böbrek taşı oluşmasının da önüne geçilir. Ayrıca mutlaka diyet yapılmalıdır. Deniz ürünlerinden, hayvansal yağlardan kaçınmanız gerekir. Sizin için en uygun diyet programı, doktorunuz tarafından belirlenecektir.
Bunların dışında, gut hastalarının aspirin türü ilaçları kullanmaması gerekir. Rastgele alınan bu tür ilaçlar, gut hastalarına çok zararlıdır.
Uygun tedavi seçildikten sonra, artık hastanın düzenli bir şekilde kontrole giderek, yapılan çeşitli testlerle, hastalığın seyri hakkında bilgilenmesi gerekir.
Ayrıca kırmızı etten uzak durmak, tansiyon ve kolesterolü normal sınırları içinde tutmak, ideal kiloda olmak ve diyet yapmak, guttan korunmak için yapılması gerekenlerdir.

Karbonatlı Su Mucizesi için tıklayın

Sunday, October 28

Hastalığınızın sebebi SİZSİNİZ

Bu yazıyı ve kitabı mutlaka okumalısınız.Başlık her şeyi özetliyor.

Hastalığınızın sebebi SİZSİNİZ  
Elimde tuttuğum kitabın adı ‘Şifa Sende’.

Doğan Kitap’tan çıktı.

Son derece ilginç bir kitap.Birkaç gecedir elimden bırakamıyorum.
Yazarı bir hekim, Dr. Erhan Özer.
Yemedim içmedim gittim buldum onu.İtiraf ediyorum, etraftan da duymuştum, şarkıcı Nilüfer’in ve bir sürü insanın doktoru.
“Mutlaka tanış” dediler.
Kendisi anestezi ve reanimasyon uzmanı.
İddiası, bütün hastalıkların kaynağının ya zihinsel ya duygusal alanımızda yaşanan çatışmalar olduğu.
‘Kaynak’ sadece ‘beden’ değil, haliyle sadece ‘beden’i iyileştirmek de yeterli değil.
Oysa, günümüz tıbbında çoğunlukla bu yapılıyor.
İşte Erhan Özer’e göre, “Böyle yaparak sadece ‘semptomları’ yok ediyorlar ama ‘kaynak’ hala orada durmaya devam ediyor.”

Ona göre ‘sistem’, duygulardan, düşüncelerden ve bedenden oluşuyor.
Çok uzattım lafı, aslında şunu söylemeye çalışıyor:
“Siz kansere yakalandıysanız bunun bir sebebi var. Birden bire, kanserli hücre üretmedi bedeniniz. O kanserin sebebi, sizsiniz aslında. Sizin beyniniz, kafanız. Duygularınız ve düşünceleriniz. Kalp hastasıysanız da sebebi sizsiniz. Aklınıza gelen bütün hastalıkların kaynağını kendinizde arayacaksınız.”
Buyurun buradan okuyun…

Neden hastalanıyoruz?
- Hastalanıyoruz, çünkü duygusal ve düşünce alanında bir sürü çatışma yaşıyoruz. Ama daha çok duygusal alanda. O duygusal çatışmalar da kişiye göre değişiyor. Benim öfkelendiğime bir başkası, “Buna mı kızdın!” diyebiliyor. Nedeni araştırmaya kalktığımızda karşımıza bilinçaltı çıkıyor. Demek ki, bizi yönlendiren, bilinçaltındaki birikimler, hücresel kayıtlar. Eğer öfkeyle ilgili bir travmamız varsa, çok daha yoğun yaşıyoruz. Ya da üzüntüyle ilgili bir travmamız varsa, iki kat daha fazla üzülebiliyoruz. Yani duygusal çatışmalar, kaynak olarak bütün hastalıklar için bir numaralı veri…
Pardon, pardon! Kalp krizi ya da kanser gibi somut hastalıklar da dahil mi?
- Evet hepsinin sebebi duygusal! Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler hariç.
Eğer doğru bu söyledikleriniz doğruysa, burçlar gibi hastalıkları kategorize edip, genelleyebiliyorsunuz…
- Evet aynen öyle. Burç gibi zaten. Mesela hayatınızdaki kişilerle yaşanan çatışmalar, ayrılıklar sağ memede tümör ya da sıkıntıya sebep olurken, anne ve çocukla ilgili dertler sol memeyi etkiliyor.
Steve Jobs pankreas kanserinden öldü. Sebebi neydi o zaman?
- Pankreas söz konusu olduğunda, ‘tat alma’yla ilgili bir sorun oluyor. Çünkü pankreas, vücuttaki şeker mekanizmasını yöneten organ. Pankreası etkileyen ne derseniz, obsesyon, takıntı. Bir de büründüğün kimliğin dışına çıkamamak, robot tarzı bir yaşam sürmek…
Her pankreas kanserinin sebebi bu mudur? Genellemek doğru mudur?
- Onu da söyleyeyim. Kanser dediğimiz zaman üç şeyin aynı anda ortaya çıkması gerekiyor. 1- Aşırı derecede dramatik olması. 2- Beklenmedik olması. 3- Sizi izolasyona götürmesi, yalnızlığa itmesi. Bu üç şık kanseri meydana getiriyor.
İnsanlar kanserden ölüp gidiyor, nasıl bir mekanizma işliyor ki bu sonuç ortaya çıkıyor?
- Duyguların, düşüncelerin yansıdığı organlar var. Mesela dert etmek, takıntı yapmak en çok mide-bağırsak sistemini vuruyor. Şu yüzden: Bir şeylerin üzerine fazla düştüğünüzde organ rezonansa giriyor, frekans bazında. Bize öğretilen tıp, hücreyle başlıyor. Evet, hastalanan hücre ama biz hastalığa hücre bazından bakmayacağız. Atom ve atom altı bazından bakabilirsek, o zaman işin içine duygu ve düşünceler de girebiliyor. Düşüncelerimizi etkileyen duygularımız. Düşünceyle her şeyi yaratabiliyoruz. Hatta, hücrenin atom altı parçacıklarını bozarak hastalık bile yaratabiliyoruz! Dolayısıyla, takıntı ve dert etme, mide ve bağırsak sistemini, öfke ve özellikle de hazmedilmemiş öfke karaciğer ve safra kesesini etkiliyor. Bakın, “Üzüntüden verem oldu” derler ya doğru, üzüntü de en çok akciğerleri ve hava alma sistemini etkiliyor. Korkular, böbreklerimizi ve mesane sistemimizi etkiliyor, endişeler bele vuruyor. Kalp sevgi alanımız…

YEDİ ELEKTROMANYETİK ALAN

E o zaman kalp krizinin sebebi, sevgisizlik mi?
- Bizim ruhumuzla bağlantımız kalp. Kalbimizin açık olması gerekiyor. Biz, bu bedene kalple, entegre oluyoruz. O yüzden ‘açık kalpli’ ya da ‘kalbi kapalı’ deyimleri var. Sevgi enerjimiz, bizim yaşam kaynağımız. Bu noktada bir blokaj varsa, yani insan hayal kırıklıklarıyla, kalp kırıklıklarıyla, nefret duygularıyla, hayatında kendi kişiliğini sergileyemiyorsa, kendi rolünü oynayamıyorsa, kalbini kapatıyor. Bu sefer seçici davranıyor, ancak çok güvendiklerine kalbini açıyor, böyle bir durumda kalp beslenemiyor. Bu, daha çok otoriter kişilerde gözleniyor. Mesela kalp krizi, askerlerde daha çok görülüyor. Otorite, hiyerarşi, arzu ettikleri sevgiyi gösterememe sonucunu doğuruyor. Yani ‘sevgi alanı’nı kapattığınız zaman, kalbinizi de kapatıyorsunuz. Kalp kapandığı zaman kalp hastalığı riski doğuyor.
Klasik tıpçılar, “Bütün bunlar palavra!” demez mi?
- Diyebilirler, yapabileceğim bir şey yok. Ama biz tıbba, hücre bazından değil, atom altı açısından bakıyoruz. O zaman bu açıklamalar anlam kazanıyor. Vücudumuz, yedi elektromanyetik alandan oluşuyor. Yedi farklı rezonans... 45 hertz’den 100 hertz’e kadar. Her bölümün organları da, o organların etkilendiği duygular da farklı. Etkilendiği renk ve ses de... Kimi ‘do’ frekanslarından rezonansa girerken, kimisi ‘si’den alıyor. Tedaviyi de ona göre yapıyoruz. Yaşanan her duygusal çatışma, vücudun sigorta sistemini alarma geçiriyor. Nasıl ki evde sigorta sistemi var, aşırı yüklenme söz konusu olduğunda kendini korumak için ‘şak’ kapanır, vücudumuzda da aynı sistem işliyor.
Nasıl yani? ‘Hastalık’, aslında vücudun bizi kurtarmak için verdiği bir alarm mı!
- Tam isabet! Vücudumuz, elektromanyetik dalgalar, çevre kirlilikleri, yediklerimiz, içtiklerimiz yüzünden sürekli taarruz altında. İçeride çok büyük bir savaş veriyor ve hayati organlarımıza zarar gelmesin diye zaman zaman ‘blokaj’ yapıp, sigortaları kapatıyor. Evrensel sistem, bizim sürekli yaşamamızı istiyor, buna göre programlanmış. Ama bu blokajlar oluşunca da, kalıcı oluyor. İşte ‘kronik ağrı’ların ortaya çıkmasının sebebi de bu. İyileşememe nedeni de o sigortaların açılmaması. Birinin açması gerekiyor…
O siz mi oluyorsunuz?
- Evet ben oluyorum! Mesela akupunktur, blokajları açmak için kullanılan yöntemlerden biri. Kullanılan iğne, aslında bir anten, bir alıcı. Ve siz, ilgili noktalara o iğneyi taktığınız zaman, evrensel frekanslarla uyumlu hale getiriyorsunuz. Vücudunuzun içindeki bütün organlar, bütün hücreler, aslında birer alıcı-verici olarak çalışıyor. Aslında vücut, bir ‘hücresel elektrik sistemi’. Bu yüzden de frekans tedavileri gelişiyor.

İÇ HEKİM HER ŞEYİ ONARIYOR

Ne işe yarıyor bu frekans tedavileri?
- Bloke edilen sigortaların açılmasına yarıyor. Çünkü o blokajlar, hastalıkların da kaynağı. Bir sürü hastalığa yol açıyor. Blokaj açıldığında ne oluyor? Vücutta enerji akışı başlıyor. İşte iyileşmenin sırrı bu: En büyük tedaviyi, vücudun kendisi sağlıyor. Hücre, kendi kendini onarıyor. Biz buna, ‘iç hekim’ diyoruz ve iç hekim her şeyi orijinal haline getirebiliyor. Yeter ki blokaj olmasın, sigortalar açılsın, enerji balansı sağlansın. Ne var ki, sigortayı açmak da tek başına yeterli değil. Aynı zamanda sigortayı kapatan o nedeni de ortadan kaldırmak gerekiyor. Nedeni ortadan kaldırmazsanız, açıldıktan bir süre sonra tekrar kapanır. İşte o neden de, ‘duygusal çatışma’…
Peki bu duygusal çatışmaların çözümü için konuşmak, terapi gerekmiyor mu?
- Hayır. Söz konusu olan bir enerji sistemi. Siz o insanı, evrensel frekanslarla uyumlu hale getirdiğiniz zaman, otomatik olarak gerçekleşiyor. Sadece onu uyarmanız gerek: “Sen şu konularda böyle bir hata yapıyorsun” ya da “Kimseye güvenmiyorsun” ya da “Aşırı öfkelisin o yüzden yapıyorsun” ya da “Kendini sevmiyorsun” gibi. Bunları söylemek zorundayız, çünkü insanın özgür iradesi var. İstemediği taktirde kendini kapatıyor, doktor da içeri girip tamirat yapamıyor.
Tedavi ettiğiniz kanser hastaları oldu mu?
- Bir sürü…
Sonuç aldınız mı?
- Aldım tabii. Kitabımda da, Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz’ın yazısı var. Kanseri karaciğere sıçramıştı. Altı ay ömür biçmişlerdi, şu anda yedinci yılında. Karaciğeri bozan duygusal çatışmayı yok ettiğiniz zaman... Ne demiştik karaciğer kanseri için? Hazmedilmemiş öfkeler, mertebe kaybı... İşte bu korkuları giderirseniz sorun kalmıyor.
Peki koskoca Steve Jobs sizin yaptığınız tedavilerden habersiz miydi?
- Bence habersizdi. Bilseydi denerdi. Bu anlattıklarım çok yeni. Tıp Fakültelerinde resmi olarak öğretilmiyor henüz. Benim de bu ‘Şifa Sende’ kitabının yazmamın nedeni bu sistemi tanıtmak…

VÜCUT KENDİNİ ONARABİLEN BİR TASARIM

Her kanserde etkili olabiliyor musunuz?
- Hayır. Bazı sınırlamalar var. Terminal (son) dönem olmayacak. Bir de bir frekans alışverişi söz konusu. Hastanın hekimine güvenip, bilinçaltını açması gerek. Artık kendi haline bırakılmış, düşünme kabiliyetini kaybetmiş hastalara bir şey yapamam.
Peki sizce neden insan ölümsüz olmuyor?
- O mümkün değil. Yaradan, hücrelerimize ‘telomer’ dediğimiz bir format koymuş. Bir amino asit. Kromozomların uçlarındaki telomerler kum saati gibi geriye doğru akıyor. Yani siz isteseniz de, istemeseniz de bir ömrünüz var. Ama hayat kalitenizi, elektromanyetik frekanslar ve evrensel yasalarla uyumlu hale getirmeniz sayesinde, telomerin aşınması yavaşlıyor. O zaman daha uzun yaşamanız mümkün oluyor.
Nilüfer’e ne yaptınız?
- Anlattığım bütün tedavileri uyguluyoruz, blokajlarını açıyoruz.
Kim sağlıklı, kim hasta?
- İnsanlar depresyon hapı, kolesterol ilacı, ağrı kesici, tansiyon hapı kullanıyor sonra da, “Sağlıklıyım” diyor. Bu kadar ilaç kullanırken kendinize sağlıklı diyemezsiniz.

YAPAY MUTLULUK HALİ

Etrafımda bir sürü antidepresan alan var…
- Ben öyle kafadan antidepresan alınmasına da karşıyım. Biz, ruhumuzu geliştirmek için dünyaya geldik. Yapamadığımız zaman hastalanıyoruz. Antidepresan alanlardaki ‘yapay mutluluk hali’, ruhsal tekamülün durduğunu gösteriyor. İleride, daha da kötü şeylerin habercisi olabilir.
Vücudun kendi kendini onarabilen bir tasarım olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?
- Elinizi kestiğinizde, yarayı temizler tentürdiyot sürer ve yarayı kapatırsınız, bir hafta sonra bakarsınız iyileşmiştir. Vücut en kötü yaraları bile iyileştiriyor.
Kitabınızda bir de ‘hücrenin asitlenmesi’nden bahsediyorsunuz. Ne oluyor yani?
- Artık doğal yaşam formundan çok uzaklaştık. Yediklerimizdeki bir sürü madde, GDO’lu gıdalar, donmuş etler vücudun asidik etkisini arttırıyor.
N’apacağız peki?
- Yapılacak şey şu, beslenirken mümkün olduğu kadar asit-baz oranını dengelemek. Mesela tükettiğimiz asitin üç-dört misli bazik gıda yemek. 100 gram et yediyseniz yanında mutlaka 300-400 gram salata olacak. Ben sebze, salata ve tavuk çok yiyorum. Eti çok az yiyorum. Balığı seviyorum. Onun dışında mutlaka Himalaya tuzu kullanıyorum. Normal tuzda sodyum klorür var. Aşırı klorüre yüklendiğimiz zaman böbrekleri yoruyoruz. O olmazsa deniz tuzu, kaya tuzu…
Bu asitlenme sorununa karşı yapılabilecek bir şey var mı?
- Sabahları bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat koyun için. Akşam yatarken de birkaç damla elma sirkesi konmuş bir bardak su içerseniz asitlenme sorununu çözmüş olursunuz. Onun dışındakiler bildiğiniz şeyler: Sağlıklı besleneceğiz. Bol su içeceğiz. Aktif yaşayacağız. Spor yapacağız. Ruhumuzu beslemeyi öğreneceğiz. Korkular sevgiyi yok ediyor, korkuları ve endişelerimizi azaltacağız. Bağımlı olmayacağız, kendimiz olacağız. Hayattan tat almaya bakacağız. Öfke kontrolünü öğreneceğiz. Duygularımız konusunda yalan söylemeyeceğiz, kendimizi iyi hissetmiyorsak, “Ben iyiyim” demeyeceğiz. Çocuklarımızı, “Büyüklerini sayacaksın, küçüklerini seveceksin” diye yetiştirmekten vazgeçeceğiz çünkü o zaman kendilerini sevmeye sıra gelmiyor! Onlara hep, “Sen özelsin, sen değerlisin!” diyeceğiz. Ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabulleneceğiz. Sistemin, negatif enerjiyi toprağa bırakabilmesi için bu şart.
Ayşe Arman

Karbonatlı Su Mucizesi

Annemin Çikolatalı Tavuk Göğsü Tatlısı

Yalancı Tavuk Göğsü Tatlısı
Çikolatalı Tavuk Göğsü Tatlısı
Annemin Çikolatalı Tavuk Göğsü Tatlısı

Malzemeler:

1 kg süt
1 bardak şeker
1 bardak un

Browni Sosu İçin:

50 gram margarin
1 çay bardağı şeker
3 çorba kaşığı kakao
1 yumurta

Browni Sosu için margarini ocakta eritiyoruz.Şeker, kakao ve yumurtayı ekleyip çırpıyoruz.

Hazırlanışı:

Süt, şeker ve unu tencereye alıp iyice karıştırarak pişiriyoruz.Karışım koyulaştığında (5-10 dk kadar sonra) blenderla çırpıyoruz.
Karışımı borcama almadan önce yapışmasın diye borcamı ıslak bırakıyoruz.Üzerine browni sosumuzu ekleyip, soğuk servis ediyoruz.

Annemin Pudingli Etimek Tatlısı

Pudingli Etimek Tatlısı
Pudingli Etimek Tatlısı
Malzemeler:

Yarım su bardağı şeker
1 bardak su
1 puding
1 paket etimek

Hazırlanışı:

Şeker ve suyu tencere ya da cezvede kaynatıp şerbet yapıyoruz.Etimekleri borcama dizip üzerlerine şerbeti döküyoruz.Puding'i hazırladıktan sonra pudingle süslüyoruz.Kremşanti de hazırlanabilir.
Soğuk servis yapıyoruz.

Saturday, October 27

GDO’lu diyet tarifleri

Haliyle panik halindesiniz... “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.           

Şöyle...

*

Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya... Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya... İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.

*

Ne verirlerse...

Onu yiyeceksiniz.

*

Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz... Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran... İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da.

*

Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için... İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.

*

Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye... İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız... Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?

*

Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun... Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun... Ne işe yaradı senin pazara gitmen?

*

Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi... Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!

*

Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun... Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?

*

Çin’den bal getiriyorlar mesela... Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan... İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum... Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.

*

Uzatmayayım.

Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.

*

Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!

*

Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.

*

Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz... Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz. 
*Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.



Güneşleniyoruz Ama?

güneş lekeleri
Dermatologlar güneşin zararlı ışınlarını hatırlatarak, bronz bir ten uğruna saatlerce güneş altında yatanları uyarıyor.       

Yaz güneşi, zararlı ışınları ile insan sağlığını tehdit edebiliyor. Uzmanlar, güneşten korunmanın sağlık için gerekli olduğu konusunda birleşirken, bronz bir teni güzellik olarak değil  “deri hasarı” olarak değerlendiriyor.

Anadolu Sağlık Merkezi (ASM) Ataşehir Tıp Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Sadiye Kuş, güneş ışınlarının deri üzerinde etkisi hakkında şu bilgileri verdi:

“Gerçekte bronzlaşma derinin güneş hasarı gördüğünün ve kendini bundan korumaya çalıştığının bir işaretidir. Ne yazık ki bronz görünüm, pek çok kişi tarafından sağlık göstergesi olarak algılanmasına rağmen, sağlıklı bronzlaşma diye bir kavram bulunuyor. Deriye doğal rengini veren koyu pigment olan “melanin”, melanosit adı verilen pigment hücreleri tarafından üretiliyor. Derimiz güneşe maruz kaldıktan sonra, melanositler daha fazla ultraviyole ışını absorbe edebilmek (emebilmek) için, daha fazla melanin üretmeye başlıyor. Böylece cilt rengi koyulaşıyor.

Güneş kısa vadede güneş yanıkları, bronzlaşma ve çiller; uzun vadede kırışıklık ve lekeler gibi foto yaşlanma belirtileri ile deri kanseri gibi etkiler yaratabiliyor. Her beş deri kanseri olgusundan dördünde neden, güneşin ultraviyole ışınlarıdır. “


Güneşten korunmak için ne tür önlemler alınmalı?

* Özellikle 10.00-14.00 saatleri arası gölgede bulunulmalı. Ancak güneşin yüzeylerden yansıyarak gölgede bile bizlere ulaşacağı unutulmamalı.
* Kıyafetler, şapka ve gözlükle korunmaya özen gösterilmeli. Kol ve bacakları örtecek sık dokunmuş kumaşlardan üretilen koyu (lacivert, siyah) giysiler tercih edilmeli. Giysi ışık geçiriyorsa UV ışınları da deriye ulaşır.
* Sadece plajda değil, her türlü açık hava aktivitesinde (bahçe ile uğraşma, açık hava sporları yapma ya da izleme, alışveriş) güneşe maruz kalınacağı unutulmamalı.
* Su, giysilerin ışık geçirgenliğini artırır. Bu nedenle ıslak giysilerle dolaşılmamalı.
* Kulakları enseyi ve yüzü koruyacak geniş kenarlı şapkalar tercih edilmeli.
* En az 15 koruma faktörlü bir ürün her gün düzenli olarak kullanılmalı. Açık tenli kişilerde bu ürün en az 30 koruma faktörlü olmalı.

Güneş koruyucular nasıl kullanılmalı?

Bir koruyucunun etiketinde belirtilen UV koruma özelliği kadar, yeterli miktarda ve gerekli sıklıkta uygulanması önem taşıyor.
Sırt, boynun iki yanı, şakaklar, kulaklar, el ve ayak sırtları, göz etrafı ve dudaklarda güneş koruyucu sıklıkla kullanılmıyor ya da daha az kullanılıyor.
Güneş koruyucular, deri yüzeyine santimetrekareye 2 mg ; gövdenin sırt ve göğüs bölümü ve tek bacak için en az birer tatlı kaşığı olacak şekilde uygulanmalı.
Güneş koruyucular, güneşe çıkmadan 15-30 dakika önce sürülmeli, dışarı çıkmadan hemen önce tekrarlanmalı. 2-3 saatte bir, ayrıca özellikle yüzme, terleme ya da havlu ile kurulanma sonrası vücuttaki güneş koruyucu miktarı azalacağı için tekrarlanmalı.

Güneş Yanığı

Güneş yanığının geçme süresi yanığın şiddetiyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle beyaz tenli insanlarda güneş yanığı daha sık görülür. Güneş yanığı kızarma süresi 5-10 dakikadır. Arkasından devam ederse de su toplama evresine geçecek ve ciddi bir güneş yanığının artık evrelerine girecektir.

Böyle bir kişinin güneş yanığı evresi birinci evre olarak kabul edilir. Kızarıklık evresinde hafif bir acı vardır. Önce bir acı duyar kızarıklıkta, bunu da akşam saatlerinde hisseder. Bu kızarıklık adeta bir ütü yanığı gibi acı verir. Yanığa maruz kalmış bölgeye dokunulmaz, hiçbir yere değemez. Kişinin üstüne giydiği t-shirt bile ona acı verir. Bu işte 1. derece bir yanıktır. Böyle bir yanığın iyileşme süresi hiçbir şey yapılmazsa 2-3 gün sürer. Ancak kişi acıyı da fazlasıyla çeker. İkinci evrede yanık bölgede kaçıntı gelişir ve deri soyulmaya başlar. Ardından cilt hafif yamalı bir rengiyle iyileşir.

Eğer yanık tedavi edilirse; birinci evre yani kızarıklık evresinin tedavisi yanık bölgesini soğuk tutmaktır. Mesela soğutucu özelliği bulunan kremler sürülebilir. Soğuk yoğurt sürmek, soğuk pansuman etkisi yaratır ve faydalıdır. Soğuk su “ kurutu etki ” yapacağından dolayı pek uygun değildir. Yatıştırıcı amaçlı bunlar sürüldüğünde, ertesi gün acı kalmaz. Kızarıklık solar, yerini kaşıntıya bırakabilir. Tedavinin ikinci evresinde güneş yanığı kaşıntısı için hafif kortizonlu krem bir günlüğüne sürülebilir. Bu krem aşıntıyı alır ve güneş yanığı yaralarının oluşmamasını sağlar. Yanık yüzeyi sürekli nemlendirmek yamalı bir soyulmayı engelleyecektir. Güneş yanığı bütün bu işlemlerden sonra 4 ile 7 gün arasında tamamen iyileşebilmektedir.

Thursday, October 25

AZ KALORİ + TOKLUK HİSSİ + IŞILTILI BİR CİLT = HAVUÇ


havuç
Havuç, sağlık ve güzellik için gerçek bir nimet. Cildi güneşin zararlı etkilerinden korurken güzel bir bronzluk için de zemin hazırlıyor. Üstelik az kalori içeriyor.

Havuç, her mevsimde kolay bulunabilen bir sebze. Çiğ ya da pişmiş olarak bazen tek başına, bazen de yemeklerde  yeniyor. Herkesin kolayca satın alabileceği en ekonomik sebzelerden biri. Diyet programlarının vazgeçilmezi. 100 gramında sadece 34 kalori bulunuyor. Yararları ise saymakla bitmiyor. Sağlığın, güzelliğin, özellikle de pürüzsüz ve ışıltılı bir bronzluğun en doğru adresi.

Güzelliğin sırrı 

Cildi besleyici maske: 1 havucu temizleyip robotta ezin. 50 gr lor peyniri ve 1 çorba kaşığı mısır nişastası ilave edip karıştırın. Hazırladığınız karışımı yüzünüze ve boynunuza sürüp yarım saat bekletin. Ilık su ile durulayıp havlu ile tampon yaparak kurulayın.
Işıltılı cilt için: 1 havuç ve yarım elmayı robotta ezin. Yarım limon suyu ve yarım portakal suyunu ilave edip karıştırın. Bu şifalı suyu her sabah kahvaltıda için.
Pürüzsüz ve ışıltılı bir bronzluk maskesi: 10 çorba kaşığı havuç suyunu 5 çorba kaşığı zeytinyağı ile karıştırıp banyodan sonra tüm vücudunuza masaj yaparak sürün. Pürüzsüz ve ışıltılı bir bronzluk sağlar.

Güçlü betakaroten etkisi 

Güneşi ve bronzlaşmayı hepimiz seviyoruz. Ancak güneşle dost olmanın bir yolu da bol betakarotenli sebzeler tüketmekten geçiyor. Havuç değerli bir betakaroten kaynağı.
Organizmada karaciğer tarafından A vitaminine dönüştürülen betakaroten, cildi nemlendirip besliyor. Her türlü cilt sorununu çözümlüyor, antioksidan etkili olduğu için güneşten koruyor ve sağlıklı bir bronzluğa zemin hazırlıyor. Cildi nemlendirerek, bronzluğu artırıyor. Günlük betakaroten ihtiyacımız 700 mcg, oysa 100 gram havuçta tam 1.148 mcg betakaroten bulunuyor. Havuç hazmı kolaylaştırıyor, adeti düzenliyor, kanserden koruyor, cildin erken yaşlanmasını önleyerek kırışıklıklarla savaşıyor. Bağırsakların işlevini dengeliyor, annelerin süt verme döneminde sütü artırıyor. 
Havucun tüm besinsel değerlerinden yeterince yararlanmak için çiğ olarak yiyin. Ancak soyduktan ya da suyunu sıktıktan sonra bekletmeyin. Çünkü hava ile temas edince hızla okside olarak bazı vitaminlerini kaybediyor. Uzun süre piştiği zaman B1, B2 ve PP vitaminleri, kalsiyum, fosfor, demir, sodyum ve potasyum gibi mineralleri kayba uğruyor. Bu konuda uzmanlar ayrı görüşleri savunuyor. Kimine göre havuç piştikçe içeriğindeki kanser önleyici maddelerin değeri ikiye katlanıyor.

Yağ gerekli 

A vitamininin organizma tarafından özümsenmesi için yağ gerekiyor. Bu nedenle havucu et, balık, peynir eşliğinde ya da üzerine biraz zeytinyağı gezdirip yiyin. Suyunu içmeyi tercih ederseniz birkaç damla zeytinyağı ilave edin.

Günde 4 havuç 

Herşeyin fazlası zararlıdır. Havuç yararlı bir sebze ama fazlası da zararlı olabilir. Bu diyeti uygularken günde en fazla 4 havuç yiyin. Çünkü aşırı betakaroten alımı baş ağrısına yol açabilir, karaciğeri yorabilir.

Kanı temizliyor 

Havuç diyetinin bir diğer güçlü yanı da zengin sebzeler içermesi. Sebze yemeklerinin çok az pişirilmesi gerekiyor. Sebzeleri yağlanmış teflon tavada hafif soteleyerek veya ızgarada közleyerek hazırlayabilirsiniz. Salatalara sadece biraz limon suyu gezdirin. Günde 1-2 çorba kaşığı zeytinyağı kullanabilirsiniz. Yemek aralarında ani açlık duygusuna kapılırsanız, 1 kase yoğurt veya 1 meyve yiyin. 1 bardak greyfurt suyu da içebilirsiniz. Sabahları havuç suyuna elma suyu da ilave edebilirsiniz. Günde en az 8 bardak su için. Çay ya da kahve yerine bitki ve meyve çayları için.
Bol su, lif, vitamin ve mineral içeren bu diyet, bağırsak işlevini düzenleyerek, organizmayı toksinlerden arındırıyor. Kanı temizliyor, cildi içerden besleyerek tazeliyor ve ışıltılı bir görünüme kavuşturuyor. Kalıcı bir bronzluk sağlıyor.


Havuç ile gelen güzelliği  yakalamak istiyorsanız, aşağıdaki özel önerilerimize mutlaka bir göz atmalı ve bu öneriler üzerinden harekete geçmelisiniz.

Asitli hale getirerek korur

Cilt yüzeyinin pH dengesini korumasını sağlayan havuç, cildi hafif asitli hale getirerek korur. Normal ve sağlıklı bir cildin kimyasal bileşimi hafif asittir. Bu sayede ciltte bulunan bakteri istilasının son bulmasına faydalı olur.
A Vitamini desteği yanında, havuç aynı zamanda beslenme stilinizin en önemli besinlerinden biri olabilir. Fazla yağ tüketen bir vücut cildinizdeki tüm nemi emer, kırışıklıklar ve çizgilerin saklanacak bir yeri kalmamasına neden olur.

Uygun pH dengesinin önemi

Cildinize sadece su içerek yardımcı olmanız bir yere kadar fayda etse de, ideal olarak 5.4 ile 5.9 arasında sayılan pH dengesini havuç ile korumanız mümkündür. Bu aralık dışında oluşan bir pH dengesi, cildin normal fonksiyonlardan, bakterilerle savaş ve kendi hasarını gidermesi maddelerini zora sokar.

Göz için 7 önemli sinyal!

Yapılan bir çalışmaya göre, sadece erkeklerde, kalsiyum ve beta kriptoksantin gibi maddeler cildin asidik değerini etkileyebilmektedir. Araştırmacılar cinsiyetler arasındaki hormonal faklılıklardan dolayı, bazı besinlerin, erkeklerin cildini etkilerken kadınların cildini etkilemediğini belirtmişlerdir.
Doğru şekilde ve doğru zamanlarda alınacak antioksidanlar sayesinde cildinize canlılık kazandırabilirsiniz. Havucu beslenme düzeninin içine sokmanın zamanı gelmedi mi?

Kilo Aldıran 5 Diyet Efsanesi

yasak
Şuanda uyguluyor olduğunuz rejim kilo almanıza neden olacak yalanlarla ve yanlış bilgilerle dolu olabilir mi? Mehmet Öz açıklıyor...   

Doğru olduğuna inandığınız rejim taktikleri sizi yanıltabilir. İşte kilo verme hayalinize kavuşmanızı engelliyor olabilecek diyeti bozan 5 efsane…

Rejim yapmayla ilgili bugüne kadar düşündüklerinizin çoğu ideal kilonuza ulaşmanızı engelliyor olabilir. Güvendiğiniz rejim taktiklerinin arkasındaki şaşırtıcı gerçekleri açıklıyorum…

Diyet efsanesi 1: Gazlı içeceklerin diyet olması kilo vermenize yardımcı olur.

Diyet olan gazlı içeceklerin çoğu normal gazlı içeceklere göre daha az kaloriye sahiptir çünkü normal şeker içermezler. Buradaki sorun, kilo alımıyla bağdaştırılan yapay tatlandırıcılardır. Neden mi?
Araştırmalara göre yapay tatlandırıcılar hem özofagus (yemek borusu) hem de midedeki tatlılığı algılayan tat alma reseptörlerini harekete geçiriyor. Enerji bekleyen pankreas, vücut yağının toplanması için önemli olan insülin hormonunu salgılar. Aynı zamanda, vücudun gerçekten kalori alıp almadığı konusunda aklı karışan beynin doyma merkezine kimyasallar gönderilir.
Vücudunuz şeker yerine alınan yapay tatlandırıcı tarafından kandırıldıkça daha çok yeme arzusu oluşur ve doyma hissine ulaşmak için daha fazla yemeye müsait hale gelirsiniz. Sonuç olarak da kendinizi daha aç ve daha az doymuş olarak hissedersiniz. Bu da kilo almaya yol açabilir.
Yapay tatlandırıcılar normal sofra şekerine göre 100 kat daha tatlıdır. Bu, önemli bir konudur çünkü meyve gibi doğal şekere sahip besinler tat alma duyusu azalmış birine tatlı gelmeyebilir. 
Bir dahaki sefere ferahlatıcı bir şeyler içmek istediğinizde limonlu maden suyu gibi daha sağlıklı alternatifler deneyin.

Diyet efsanesi 2: Kalori alımını ne kadar azaltırsanız o kadar kilo verirsiniz.

Mantığa aykırı gibi görünebilir ama fazla kalori azaltmak kilo vermek açısından iyi olmayabilir. 3500 kalori yaklaşık 450 gram yağa denk geldiğinden, haftada 450 gram vermek için her hafta 3500 kalori azaltmanız gerekecektir. Bunu yapmak için günde 500 kalori azaltmanız gerekecektir.
Çok sıkı diyetler vücudunuzu kıtlık moduna sokar ve vücudunuzun istenmeyen yağları yakmasını engeller. Açlığa karşı, bir savunma olarak geliştiği düşünülen bu mekanizma vücudun yiyecek ve içeceklerden aldığı kalorilerin çoğunu yakmaz ve fonksiyonlarını devam ettirebilmek adına yağsız kaslardan kalori bulmaya çalışır. Bu da kas kaybına neden olur. Kasların azalması, metabolik yaşınızı küçültür ve bu durum kilo vermeyi durdurur.

Diyet efsanesi 3: Makarna kilo aldırır

Sorun makarnanın kendisinden çok, porsiyonla alakalıdır. Bir şeyden çok fazla yerseniz ve o yediğinizi yakamazsanız vücudunuz onu yağ olarak depolar. Yani bu yediğiniz ister ekmek ister makarna veya pilav olsun, bu karbonhidrat yemenizle değil, yediğiniz miktar ve ekstra kalorilerle alakalıdır. Buna yağlı sosları ve kalorili peynirleri de ekleyecek olursanız, makarnanın adının çıkmasına şaşırmamak gerek…
Önemli olan porsiyonları kontrol edebilmektir. Ölçülü olduğu sürece, makarna yenebilir. Diyetisyenler, kişi başına 56-85 gram veya 4 kişilik bir aile için 450 gramlık paketlerin yarısı kadar noodle (Çin makarnası) öneriyor.

Diyet efsanesi 4: Saat 20.00’den sonra yemek kilo almanıza neden olur

Bu efsanede biraz gerçeklik payı var. Ben de akşam saat 8’den sonra yememenizi öneriyorum çünkü araştırmalar, geç saatte yemek yediğinizde ne kadar kalori tükettiğinizi ayarlayamadığınızı ve daha çok yemeye eğilimli hale geldiğinizi gösteriyor. Bunun sorumlusu olarak yorgunluğu gösterebiliriz çünkü yorgun olmak yanlış yiyeceklerden çok fazla yemenize neden olabilir ve bu da kilo almanıza neden olur.
Ancak, kilo almanıza neden olan, bu zaman dilimi değil, ekstra kalorilerdir! Kalorileri ne zaman tükettiğiniz fark etmez, eğer önerilen kalori alımı miktarını aşarsanız, yakamadıklarınız yağ olarak depolanır. Gün boyunca ne kadar kalori tükettiğinize dikkat edin. Sağlıklı bir kadın, günde 1800-2000 arası kalori yakmalıdır. 

Diyet efsanesi 5: Yağı azaltılmış gıdalar daha sağlıklı alternatiflerdir

Yağ, yiyeceklerin lezzetli olmasını sağlayan unsurlardan biridir. Yağ yiyeceklerden alındığında, tadının çoğu da gider. Bu eksiği gidermek adına besinlere, tadını ve kıvamını artırmak için çoğu zaman şekerler, kimyasallar ve kıvam artırıcılar gibi ekstra maddeler eklenir. Bu ilaveler sizin için iyi olmayabilir ve bazen tam yağlı yiyecekler kadar kilo aldırıcı olabilirler. Ayrıca, “yağı azaltılmış” veya “yağsız”, düşük kalorili anlamına gelmez. Bütün ilaveleri düşünün; tekrar bir yerlerde ortaya çıkacaklardır. Besin tablolarına bakarken gözlerinizi dört açıp bu kalorilerin nereden geldiğine bakın ve yağı azaltılmış gıdaları alırken iki kere düşünün. Taze ve az işlemden geçmiş yiyecekleri tercih edin veya yağı azaltılmış yerine tam yağlı besinleri seçin, ancak ölçülü tüketin.

Yeni araştırma: Küçük tabaklar ve diyet

Bugüne kadar rejim yapan kişilere yedikleri miktarı sınırlamak adına daha küçük tabaklarda yemeleri önerildi. Neden mi? Çünkü küçük tabaklar normal porsiyonları daha büyük gösterir. Ancak “Journal of Human Nutrition and Dietetics”te yayınlanan yeni bir araştırma, tabak boyutunun, normal kilodaki kişilerin de, obez kişilerin de kalori tüketiminde bir etkisi olmadığını ortaya koydu. Bu sonuçlara rağmen ben hala ne kadar yediğiniz konusunda yönlendirmesi adına yemeklerinizi daha küçük tabaklarda yemenizi öneriyorum. Ancak küçük bir tabak, yiyecekleri enine değil de boyuna doğru doldurmanız veya bitince tabağı tekrar doldurmanızın bir bahanesi olamaz.

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası

Dondurulmuş limonun şaşırtıcı faydası  

Ziyan etmeden limonun tamamını nasıl kullanırsınız?

Basit... Limonu (yıkayıp) buz dolabınızın buzluk bölümüne koyuyorsunuz. Donduktan sonra mutfak rendesini alıp limonun tamamını rendeleyebilirsiniz. Soymanız falan gerekmiyor. Rendelenmişini yemeklerinizin üzerine serpebilir, sebze salatasına, dondurmaya, çorbaya, makarnaya, makarna sosuna, suşiye, balık porsiyonlarına katabilirsiniz.
Yemeklerin tamamı, daha önce hiç tatmadığınız mükemmel bir lezzet kazanacaktır.
Büyük olasılıkla, limon denince sadece limon suyu ve vitamin C aklınıza gelir. Sadece bu kadar olduğunu düşünürsünüz. Artık limonun gizemlerini öğrenince onu kupada içeceğiniz hazır çorbalarınıza bile katabileceksiniz.

Rendelenmiş limonunuz, limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve evet, şimdiye kadar bunu kaybediyordunuz. Ama bundan sonra, tüm limonu dondurmak gibi basit bir işlem sonrasında, onu rendeleyip yemeklerinizin üzerine serperek tüm besleyici özelliklerini kullanıyor olacak, yani daha sağlıklı besleniyor olacaksınız. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız.

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Kendilerine yüksek kârlar sağlayacağını bildikleri için limon özütünün sentetik versiyonlarını üretmeye uğraşan laboratuvarlar var.

Bilindiği üzere, iki çeşit limon ağacı vardır. Limon ve misket limonu. (konu olan limondur, diğeri değil). Limon meyvesini farklı şekillerde tüketebilirsiniz. Pulpa'sı yenebilir. Sıkılarak suyu çıkarılabilir. Limonlu içecekler yapılabilir, dondurma vs.. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci URLAR, YUMRULAR, KİSTLER, TÜMÖRLER üzerindeki etkisidir.

Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara / enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Bu bilginin kaynağı ise çok etkileyicidir: Dünyanın en büyük ilaç üreticisi firmalarından biridir. Bu firmanın beyanına göre 1970'den beri 20'nin üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde limon ekstrelerinin uygulanmasıyla; içlerinde kolon / kalın bağırsak, meme, prostat, akciğer ve pankreas da olmak üzere 12 kanser tipinde başarılı sonuçlar alınmıştır.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan Adiamycin ürününden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir.

Jay Kordich'in ünlü limonatası

Wednesday, October 24

Bebekteki Olası Genetik Hastalıklar

amniyosentez tarihe karışıyor

Anne adaylarının korkulu rüyası haline gelen amniyosentez yöntemi tarihe karışıyor.        

Artık basit bir kan testi ile down sendromu gibi bebekteki olası genetik hastalıklar, gebeliğin 8'inci haftasından itibaren tespit edebilecek.

Bilim adamlarının 10 yıldır üzerinde çalıştığı bir yöntem sayesinde bebeğin DNA'sına ulaşılabilecek. Böylece bebekte kanserden down sendromuna birçok genetik hastalık ortaya çıkarılabilecek.

AMNİYOSENTEZ NEDİR?

Bebekte Down sendromu gibi herhangi bir kromozomal bozukluk olup olmadığının anlaşılması için yapılan amniyosentez testinde anne karnından bir iğne ile girilerek, bebeğin içinde bulunduğu amnios sıvısından bir örnek alınıyor. Bu sıvı 3-4 hafta gibi bir süreçte incelenerek doğacak bebekteki hastalıklar teşhis edilebiliyor. Ancak amniyosentez hem anne için zorlu bir yöntem. Hem de bebekte düşük riski yaratıyor. Ancak bebekte kromozomal anomaliyi anlamak için en yaygın kullanılan yöntem olan amniyosentez gebeliğin 16'ıncı ile 18'inci haftaları arasında yapılabiliyor. Sonuçlar alınana kadar geçen sürede ise gebelik birkaç hafta daha ilerlemiş oluyor ve gebeliğin sonlandırılmasını gerektiren bir durum varsa bu hem yasal hem de anne sağlığı açısından tehlikeli bir durum ortaya çıkarıyor.

YÜZDE 99'UN ÜZERİNDE DOĞRU SONUÇ

Bu yöntem sayesinde amniyosentezde yaşanan düşük riski ortadan kaldırılabiliyor. Prof. Dr. Kılıç Aydınlı; "Serbest Fetal DNA Analizi ismi verilen bu yöntemle gebeliğin 8'inci haftasından itibaren kan testi yapılıyor ve yüzde 99'un üzerinde doğru sonuç elde edebiliyoruz. Amniyosentezdeki uzun bekleme süresi bu yöntemde yok. 4 saat içerisinde sonuçları elde edebiliyoruz. Amniyosenteze karar verirken geçen süreç çok sıkıntılı. Anne-baba üzülüyor. 10'da 1, bir şey çıkıyor, onda 9 bir şey çıkmıyor." dedi.

2 YIL İÇERİSİNDE UYGULANABİLECEK

Prof. Dr. Aydınlı bu yöntemin 1,5 - 2 yıl gibi bir süre içerisinde pratikte uygulanabilecek bir yöntem olduğunu belirtiyor; "Şu anda ABD ve Çin başta olmak üzere Almanya'da da bu konuda çok hızlı bir şekilde araştırmalar gerçekleştiriliyor. Bugün çok pahalı bir yöntem ama her yöntem gibi yaygınlaştıkça çok ucuzlayacaktır. Bu yöntemin en önemli avantajı amniyosentez de az da olsa bulunan düşük riskini ortadan kaldırıyor, gebeliğin daha erken haftalarında yapılabiliyor ve yüzde 99'un üzerinde doğruluk oranı var. Ama aynı zamanda iki zayıf noktası var. Bir tanesi elde edilen DNA'lar küçük fragmanlar halinde. Diğer bir zayıf noktası ise obez hastalarda da DNA oranı çok düşük çıkıyor."

4800 GENETİK HASTALIK VAR

Amniyosentez bu yöntem sayesinde sadece gerçekten risk grubundaki hamilelere yapılabilecek. Böylece anne-baba adayları gereksiz yere amniyosentez uygulamak yerine, basit bir kan testi ile bebeklerinin sağlıklarını tehdit eden hastalıklara karşı önemli ön bilgiler elde edebilecek. Prof. Dr. Aydınlı bu yeni uygulamanın çok faydalı olduğunu ancak yinede amniyosentez gibi yöntemleri tam anlamıyla ortadan kaldıramayacağının altını çiziyor; "4800 civarında genetik hastalık var ve bu hastalıklar ancak amniyosentez ve benzeri yöntemlerle ortaya çıkarılabiliyor."

Saturday, October 20

ÜLSER DİYETİ

ülser diyeti
Ülser Diyeti

- Yiyeceklerinizi yavaş yiyiniz, iyi çiğneyiniz.
- Yiyecek ve içeceklerinizin çok sıcak veya çok soğuk olmamasına dikkat ediniz.
- Az ve sık yiyiniz. (Günde 6 öğün)
- Et suyu ve et suyu ile pişirilmiş her türlü yemek ve çorbalardan sakınınız.
- Yeterli ve dengeli beslenebilmek için her yiyecek grubunun serbest olanlarından bir çeşit yemeye çalışınız.
- Bu diyeti uyguladığınız süre içinde SİGARA KULLANMAYINIZ 
- Sakız çiğnemeyiniz. 
- Yemeklerdeki bütün yiyecekleri çiğden koyunuz, kavurmayınız.

Diyet olarak yemeniz gereken besinler:

·  Süt, salep, açık çay, bitkisel çaylar (ıhlamur vs), meyveli süt.
·  Haşlama et yada ızgara et ve tavuk
·  Haşlanmış sebze ve meyveler (komposto şeklinde)
·  Haşlanmış yumurta, beyaz peynir, kaşar ve dil peyniri, bal, reçel, zeytin
·  Pirinç, makarna
·  Pişmiş sebzeler
·  Sade kek, sütlü tatlılar, komposto, jöleli tatlı, lokum, kabak tatlısı
·  Zeytinyağı, çiçek yağı, mısırözü yağı
·  Tuz, tarçın, kekik, nane, kimyon

Yasak Olanlar:

·  Çay, kahve, nescafe, kolalı ve karbonatlı içecekler, alkollü içecekler, konserve, meyve suları
·  Kızarmış et veya tavuk, sakatat, şarküteri ürünleri (sucuk, salam vs)
·  Sahanda yumurta, diğer peynirler (tulum)
·  Kuru fasulye, nohut, bulgur, soğan, mısır gibi gaz yapıcı besinler
·  Kızartmalar
·  Çikolata, çikolatalı pasta, kuru yemiş, yağda kızarmış hamur tatlıları, tahin helvası
·  Margarin, kuyruk yağı
·  Acılı baharatlar, turşu, sirke, limon ve greyfurt suyu, limon tuzu.

ÖRNEK YEMEK LİSTESİ 

SABAH 
1 çay bardağı süt
1 yumurta
1 kibrit kutusu beyaz peynir, reçel, yağ
1 dilim ekmek
ARA ÖĞÜN 
1 çay bardağı süt + bisküvi
ÖĞLE 
Susuz haşlama et
1 haşlama patates
Pirinç pilavı
Elma kompostosu
1 dilim ekmek
ARA ÖĞÜN 
1 çay bardağı süt
AKŞAM 
Yayla çorbası
3 ızgara pirzola
Zeytinyağlı taze fasulye
Yoğurt
1 dilim ekmek
YATARKEN 
1 çay bardağı süt + bisküvi

Az Proteinli Ülser Diyeti

Bazı insanlar etten çok unlu besinleri sever. Onlar için de diyet listeleri hazırlanmıştır.
Midesi rahatsız olanlar da yağı alınmış süt, bu tür sütle yapılmış muhallebi, sütle yumuşatılmış kızarmış ekmek, püre haline getirilmiş meyve ve sebze gibi besinlerle zayıflamayı sağlar. Bu şekildeki diyette proteine çok az yer verilir. Çabuk zayıflamayı isteyenler günlük kalori miktarını 750'nin üzerine çıkarmamalıdırlar. Az proteinli ülser diyetinde uygulanacak yemek listesi ve saatleri şöyle olmalıdır :

Saat 08.00'de :
Bir bardak yağı alınmış süt ve hafif çay
Saat 10.00'da :
Yağı alınmış yarım bardak süt ve bir adet ezilmiş muz
Saat 14.00'de :
Bir bardak yağsız süt
Saat 16.00'da :
Yarım çay fincanı sütte yumuşatılmış ince bir dilim kızarmış ekmek
Saat 18.00'de :
Ezilmiş lop bir yumurta
2 veya 3 bardak hafif çay
Saat 20.00'de :
Bir çay bardağı çok az şekerli pelte
Saat 22.00'de :
Bir bardak yağsız süt
Saat 02.00'de :
Bu saatte uyanılırsa bir bardak yağsız süt

Bu listede uygulanan bazı yiyeceklerin yerine sevilmesi halinde haşlanıp ezilmiş yarım patates, yağı alınmış ve ezilmiş beyaz peynir, çok az şekerli muhallebi, kabuğu ve çekirdeği çıkarılmış haşlanıp ezilmiş sebze ve meyveler konulabilir.
Çay ve kahve içilmesi halinde bunlara çok az şeker konulmalıdır. Ayrıca kahve miktarı mümkün olduğu kadar az olmalıdır. Çayın çok açık olmasına dikkat edilmelidir. Diyet süresince hiç bir suretle gazoz ve meyve suları içilmemelidir. Bu arada vitamin tabletlerinden her gün bir tane alınması ihmal edilmemelidir.
Mide suyundaki etkilerle mide ve onikiparmak bağırsağında oluşan yaralardır.

Ülserde alınması gereken tedbirler şunlardır :

* Ruhsal dinlenme,
* Alkol kesinlikle yasaktır
* Sigara yasaklanır
* Asidi tanponlayıcı, ağrıyı azaltıcı ilaçlar kullanılır.
* Diyet tedavisi uygulanmalıdır.

Diyet tedavisinde ilkeler :

* Ülser tedavisinde süt kullanımı kaldırılmaktadır.
* Diyette yiyecekler üç öğünde alınmalıdır. Öğün sayısı azaltılır. Çünkü mide dinlendirilir. Gece sütü özellikle kaldırılır.
* Diyetteki protein , karbonhidrat ve yağ normal oranlarda olmalıdır.
* Vitaminler ve minareller yeterli olmalıdır.
* Yemekler yavaş yavaş yenilip, iyi çiğnenmelidir.
* Yemekler çok sıcak veya çok soğuk olmamalıdır.
* Diyetin kalorisi,kişinin gereksinimi kadar olmalıdır.
* Koyu çay, kahve, kakoa, boza, alkollü içeçekler, meşrubatlar, maden suyu ve sodası
alınmamalıdır.
* yağda kızartmalar yenmemelidir. Suda veya kuru ısıda pişmiş olmalıdır.
* Et suyu ve et sulu çorbalar, işkembe,paça yenmemelidir.
* Çikolata , çikolatalı pastalar, susam yenmemelidir.
* Acı baharat, salamuralar, sirke, ketçap, hardal, sarımsak, çemen, zeytin, limon tuzu, kuru meyveler yenmemelidir.
* Diyetler düzenlenirken hastanın yemek alışkanlıkları, sosyo-ekonomik durumu dikkate alınır. Ağrı ve gaz yapan yitecekler sorulur ve sakınması belirtilir. Hasta diyet konusunda bilinçlendirilir.

Ülser diyetlerinde son uygulamalarda süt ülser diyetlerinden çıkarılmaktadır.

Sppy diyeti:

Bu diyet kanama, obstrüksiyon ve akut ülserde uygulanır.2-7 gün uygulanabilir.Saat başı hastaya bir küçük bardak süt verilir.Aralarda antiasit verilebilir.Son zamanlarda antiasit verilimi kaldırılmıştır.Bu diyet enerji, vitamin(multivitamin) ve demirden fakirdir.

2 numaralı ülser diyeti:

* 2-3 hafta uygulanır. Kısıtlı bir diyettir.
* Enerji,demir ve C vitamini bakımından yetersizdir.hasta iyileşmeye başlarken uygulanır.
* Çok az et verilebilir
* yemekler iyi pişirilip, iyi çiğnenmelidir.
* Süt ve sütlü tatlılar , bisküvi, ekmek, pilav, (pirinç),makarna, patates püre veya haşlama patates, reçel, yağ, suda pişmiş yumurta, komposto şeklinde meyveler başlıca yiyeceklerdir.

3 Numaralı ülser diyeti :

* Posası az, yumuşak ve uyarıcı olmayan yiyecekler verilir.
* Su ve tuz emilimini kolaylaştıran sıvılar verilir.Su içine şeker konulduğunda sıvı ile birlikte tuz emiliminde artmaktadır.
* Su tutucu özelliği olan, pektin içeren ,nişastalı yiyecekler verilebilir.Ancak bebeklerde ve çocuklarda kullanılmaması öğütlenir.

Thursday, October 18

Kola içince vücudumuzda neler oluyor?

kola şeker
Kola içince vücudumuzda neler oluyor?  

Prof. Dr. Ayşe Akın bir bardak Kola içtikten sonra vücudumuzda meydana gelen sürecin sağlığımıza etkilerini anlattı.

Kolayı çoğumuz düşünmeden tüketiyoruz. Peki, kola içtikten sonra vücudumuzda ne gibi değişiklikler olur?
İşte bir bardak kolanın dakika dakika zararları...

İLK 10 DAKİKA:

10 çay kaşığı şeker vücudunuza girer. (Günlük almanız gereken şeker miktarının tamamı kadar)
Fosforik asit tat alma duyunuzu keser.

20 DAKİKA:

Kan şekerinizde ani bir yükselme olur.
Yüksek miktarda insulin patlamasına neden olur.
Karaciğeriniz vücudunuzdaki şekeri yağa çevirerek buna bir yanıt verir
Bu sadece bir kaç dakika içinde olur.

40 DAKİKA:

* Kafein emilimi tamamlanır.
Kan basıncınız yükselir.
Karaciğeriniz kana daha fazla şeker pompalamaya başlar.
Beyninizdeki adenozin reseptörleri rehaveti önlemek için bloke olur.

45 DAKİKA:

* Beyninizde dopamin salgısı artar.
* Bu tıpkı eroinin vücuta yaptığı tepkimelere benzer.
Bu da vücutta depolanmış kalsiyum, magnezyum ve çinko'nun da beraberce dışarı atılması demek.

BİR SÜRE SONRA...

* Şeker ihtiyacını tekrar duymaya başlayacaksınız.
* Kendinizi halsiz ve bitkin hissedeceksiniz

Vücudunuzda kola ile aldığınız bütün su tekrar dışarı atıldığı için susuzluğunuzu tekrar hissedeceksiniz.
Şeker ihtiyacını takiben, kafein isteği de başlayacak (sigaradaki gibi)...

Harvard Üniversitesi'nde fareler üzerinde yapılan araştırmaya göre; gazlı içeceklerin içinde bulunan fosfat maddesi, cilt ve kaslarda bozulmaya yol açıyor. Et, ekmek ve pasta gibi gıdalarda da kullanılan fosfat, kalp ve böbreklere de zarar veriyor.

Saturday, October 13

ANTİBAKTERİEL SABUN VE DİŞ MACUNLARINDAKİ BÜYÜK TEHLİKE

Günlük hayatta çok sık kullanılan antibakteriyel sabun, diş macunu ve kozmetikler başta olmak üzere sayısız üründe bulunan triklosan isimli kimyasal maddenin kalp ve iskelet kaslarının kasılmasını ciddi ölçüde yavaşlattığını ortaya koyan araştırma ile ilgili olarak trikolsanın sağlığımıza olan zararları  


Mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları ve kozmetiklere katılan ve sağlık üzerine pek çok olumsuz etkileri olan triklosanın yeni bir marifeti daha ortaya çıktı.
Proceedings of the National Academy of Sciences isimli tıp dergisinin son sayısında yayınlanan araştırmaya göre triklosan iskelet ve kalp kası fonksiyonlarını da bozuyor.
Araştırmada triklosanın insanların ve hayvanların günlük hayatta maruz kalabilecekleri dozlarının kas aktivitesi üzerine olan etkileri incelendi.
Normalde, ‘izole kas liflerinin’ elektrikle uyarılması kas kasılmasına yol açması gerekirken triklosan varlığında kalsiyum kanallarındaki iki protein arasındaki ilişkinin bozulduğu ve bunun da iskelet ve kalp kasının kasılmasını etkilediği görüldü.
Araştırmada triklosanın ‘canlı hayvanlarda’ da iskelet ve kalp kaslarını etkilediği de ispatlandı.
Narkoz altında triklosana maruz bırakılan farelerde kalp fonksiyonlarında 20 dakika içinde yüzde 25 ve kol kavrama kuvvetinde 1 saat süreyle yüzde 18 azalma olduğu belirlendi.
Kavrama kuvveti ilaçların nöro-musküler hastalıklardaki etkilerini değerlendirmek için yaygın olarak kullanılan bir ölçüm.
Kalp-damar hastalıkları profesörü Nipavan Chiamvimonvat şunları söylüyor:
“Hayvanlarda elde ettiğimiz bu sonuçların insanlar için de geçerli olduğu tabii ki söyleyemeyiz, daha pek çok araştırmanın yapılması gerekir. Ancak, bu etkilerin çok farklı hayvan modellerinde ve çok farklı deney şartlarında bu kadar belirgin olması bu maddenin hayvan ve insan sağlığı için çok zararlı olabileceğini düşündürüyor.
Triklosanın özellikle kalp fonksiyonlarına olan etkileri çok dramatik. Bir ilaç olarak kabul edilmemekle beraber triklosan adeta kuvvetli bir kalp kası deprasanı gibi etki gösteriyor.
Şu anda hastalığın tabii seyri ile triklosana maruz kalmanın etkilerini net olarak ayırt etmek mümkün olmamakla beraber, altta yatan kalp yetersizliği olan hastalarda triklosanın etkileri çok ciddi boyutlara ulaşabilir.
40 seneden beri kullanılan triklosanın kan proteinlerine bağlandığı ve dolayısıyla da biyolojik olarak etkilerini kaybettiği iddialarına da güvenmemek gerekir. Bu bağlanmanın triklosanın etki göstereceği organlara daha çabuk ulaşmasını kolaylaştırması da hesaba katılmalıdır.”
Balıklar da etkileniyor
Araştırmada triklosanın balıklar üzerine olan etkileri de incelendi. Bu amaçla suda yaşayan yaratıklar için model olarak kabul edilen golyan balığı kullanıldı.
Bu balıklar 7 gün süreyle triklosan bulunan suda bulundurulduklarında yüzme aktivitelerinin hem normal yüzmede ve hem de yırtıcı bir hayvan tarafından tehdit edildikleri durumu taklit eden yüzme testinde kontrol grubuna göre önemli ölçüde azaldığı belirlendi.
Triklosan nedir?
Triklosan, mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları, kozmetikler ve başka pek çok ürüne katılan bir maddedir. 2001′de yapılan bir araştırmaya göre triklosan ve ona benzer bir ürün olan triklokarbon Amerika’da sıvı sabunların yüzde 76’sı ve kalıp sabunların yüzde 26’sında bulunuyor. Bu oranların bugün çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Son senelerde mutfak aletleri, oyuncaklar, yatak takımları, çoraplar, elbiseler, alışveriş torbaları, bilgisayar klavyeleri gibi ürünlerde de yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
Triklosan alglerden balıklara ve yunuslara kadar birçok su canlısında tespit edildiği gibi varlığı insan kan, idrar ve anne sütünde de gösterildi.
Triklosanın sağlığa zararları
Triklosan ihtiva eden ürünlerin insan sağlığı üzerine pek çok olumsuz etkileri var:
BİR: Kanada Tıp Birliği (Canadian Medical Association) 2009 senesinde hükümetten bakterilerde antibiyotik direncine yol açtığı ve kloroform gibi sağlığa zararlı maddelerin oluşumuna sebep olduğu için triklosanın evlerde kullanılan ürünlerde yasaklanması istemiştir. Araştırmalara göre triklosanın sudaki klor ile reaksiyona girmesiyle muhtemel karsinojen bir madde olarak bilinen kloroform oluşmaktadır.
İKİ: Triklosan sudaki serbest klorla birleşerek diklorofenol oluşumuna da yol açmakta; bu da ultraviyole ışınların etkisiyle dioksin’ e dönüşmektedir. Oluşan dioksin miktarı çok az olmakla beraber bu madde çok toksiktir ve hormonları bozucu etkisi de vardır. Ayrıca bunların vücuttan atılmaları çok yavaş olup tabiatta da çok uzun süre kalırlar.
2006′da kurbağalar ve fareler üzerinde yapılan araştırmalar çok düşük miktarlardaki triklosanın bile tiroit hormonlarının reseptörlerine bağlandığını ve tiroit hormonlarını bloke ettiğini ortaya çıkarmıştır.
ÜÇ: Birçok araştırmada triklosanın bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması’ na sebep olduğu da gösterilmiştir.
DÖRT: Triklosanla temasları fazla olan çocuklarda alerjilerin çok sık görüldüğü de pek çok araştırma ile ortaya konmuştur. Bazı kişilerde alerjik temas dermatitine yani bir tür egzamaya yol açabileceği de bilinmektedir.
BEŞ: Triklosanın üreme hormonları ve beyinde hücre sinyallerini bozduğunu gösteren araştırmalar da var.
Triklosan ve triklokarbonun suyollarına karışmış olduğunu, yunuslarda rastlandığını ilk gösteren bilim adamlarından olan Arizona Üniversitesinden Rolf Halden şunları söylüyor:
“Triklosan her zaman her yerde bulunan bir çevre kirleticidir. Bunun bir de market torbalarına eklenmesi zaten tabiatta yok edilmesi çok uzun zaman alan naylonun daha da zararlı olmasına yol açacaktır.”
Triklosan sadece diş eti iltihabını önleyebiliyor
1972 senesinden beri yüzlerce üründe kullanılmasına karşılık triklosanın insan sağlığı üzerine olan kanıtlanmış tek olumlu etkisi diş macununda bulunan triklosanın dişeti iltihabını (jinjivit) önlemesidir. Bu da 1997′de yapılmış olan çalışmadan çıkan bir sonuç.
Triklosanın diş macunu dışındaki ürünlerde insan sağlığına ekstra bir katkısı olduğunu gösteren hiçbir bulgu olmadığı gibi bu madde başta bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması, kanserojen kloroform oluşumuna yol açması, tiroit hormonlarını bozması ve çevre kirliliği yaratması gibi pek çok sağlık sorununun da sebebidir.
Üstelik FDA’ ya göre antibakteriyel sabun ve şampuanların normal su ve sabunla yıkanmaya göre bir üstünlüğü de yoktur.
Yakında reklâmları artar
Geçen sene başta yiyecek ve içecek kapları olmak üzere günlük hayatta kullandığımız pek çok üründe bulunan Bisfenol A isimli kimyasalın biberonlarda kullanımını yasaklamıştı.
Triklosan ihtiva eden sabun, jel ve diş macunu gibi ürünlerde kullanılmasının da yasaklanması gerektiği kanaatindeyim.
Halkımıza bu tür ürünlerden uzak kalmalarını tavsiye ediyorum: Antibakteriyel sözüne kanmayın; sabun, jel, diş macunu, deodorant ve diğer benzeri ürünleri alırken triklosan bulunmayanları tercih edin.
KAYNAK:
Gennady Cherednichenko, Rui Zhang, Roger A. Bannister, Valeriy Timofeyev, Ning Li, Erika B. Fritsch, Wei Feng, Genaro C. Barrientos, Nils H. Schebb, Bruce D. Hammock, Kurt G. Beam, Nipavan Chiamvimonvat, and Isaac N. Pessah. Triclosan impairs excitation-contraction coupling and Ca2 dynamics in striated muscle. PNAS, 2012 DOI: 10.1073/pnas.1211314109

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Migrene Bitkisel Ne İyi Gelir ?

Migren; Ataklar halinde baş ağrısı nöbetlerine verilen isimdir. bu bazen 1 saat bazende günler sürebilmektedir. Sizin için genel olarak...